3/29/2012

anneanneye rağmen oğuz atay var.ne garip.


dün anneanneyi ziyarete gittik.şu sıralar ikinci sigaramı içiyorum.akşam 'tehlikeli oyunlar' izleyeceğim.oğuz atayın canı gibi canım tehlikeli oyunlar oynamak istiyorken kılıma zarar gelmemesinden yanayım..yine de cesur sayıyorum kendimi. anneanne kırış kırış.çizgi dolu.yüzü elleri ve sanırım göremediğimiz her yeri. 40 kilo falan.belki daha az.iki büklüm bir kadın.vücudu artık onu dinlemiyor.itaatsiz. yahut çok az dinliyor.bu, hem onun hali hem kendini garipsiyor.

bacağını şurdan şuraya atması mesele.büyük mesele.birkaç ay öncesinde onu da yapamadığı için bacağını biraz yukarı kaldırdığında "bak ne marifetlerim var" dedi."allah bana böyle marifetler verdi.şükür". bunları söylerken muzip bir ifadeyle gülümsedi.gözünün içinde çocuksu yahut çocukça bir şey var. Eskiden gülümsemiyordu.

arada ortanca oğlunu şikayet etti.bir gün olsun "gel biraz da bizde kal Mustafa da dinlensin" demiyormuş. mustafa küçük oğlu. yaşı kırk beş. hiç evlenmemiş. bulaşığı, çamaşırı yıkıyor evi süpürüyor. ona o bakıyor. tüm bu işleri bir erkek ne kadar iyi yapabilirse o kadar iyi yapıyor. "dün" dedi "mustafa çamaşırlarımı değiştirdi." hepsini yeni giymiş. mustafa'yı anlattı. akşam yedi sekiz gibi geliyormuş. maç varsa erken gelirmiş.bu akşam var dedik. sevindi. Böyle ihtiyar ve böyle çocukça bir sevince dünyanın bir yerinde daha önce hiç rastlanmadı. bu kez küçük oğlunu, mustafayı, ağlamaklı sitemle anmaya başladı.ona bağırmış.onun sabrının da arada tükendiği oluyordur.normal, diye düşündük. bu düşünce yüzümüze yerleşti.leman hanım bunu gördü mü. yüzündeki ağlamaklı ifadeyi değiştirmeli.ama nasıl?

torunu "anane" dedi "hangi dizilere bakıyorsun?" cevaplardan anladık ki anneanne fox tv'nin daimi izleyicisi.dizileri sayarken ağlamaklı şey gitti. yerini gündelik,sıradan olana bıraktı. o saçma sapan bulduğum ve her seferinde bunları kim izliyor ki diye düşündüğüm diziler benim için ilk kez "iyi ki var" olarak anıldılar. 

tv'de çarkıfelek açık. "mehmet ali erbil" dedi anneanne "yok artık burda." bu adamın adı anneannenin (ve sanırım bu kadar yaşlı tüm insanların) ağzında garip duruyor.

iki bacağını koltuğun kenarı kadar yüksekliğe kaldırması yaklaşık iki dakika sürdü. ne uzun süre. ne yavaş.altı üstü iki bacağını koltuğun kenarına koymak diyemiyor insan.bacaklar ve zaman bir muamma olarak koltuğun kenarındaydı. Çünkü yalnız bacaklarını değil kim bilir nelerle dolu olan tüm ömrünü koltuğun kenarına koydu

ve sonra bardağındaki suyun tazelenmesini ister gibi yahut kumandaya basar gibi bir rahatlıkla hem de az sonra söyleyeceklerinin tesirinin farkında olanlara has olgunlukla konuştu. "güzelliğin on para etmez bu bendeki aşk olmasa" der gibi bir yükseklik ve bir ozana has sadelikle şöyle söyledi: "geçen gün mustafaya bana ayna getir dedim" mustafa niye diye sormuş. "kendime bakacağım." mustafa aynayı getirmiş. anneanne aynaya bakmış. "resimdekiyle konuştum" dedi "o bana baktı ben ona. nerden aklıma gelirdi bir gün böyle olacağım". sen hiç gördün mü anneannenin resimlerini diye sordu. bir iki tane görmüştüm. evet, dedim çok güzelsin. sesimdeki hüznü farketti mi.çünkü sesim bütün hüzündü. "çok güzelmiş gençliğin" deyip ardından da "şimdi de çok güzelsin maşallah" ı ekleyemedim. yalnızca. "evet, çok güzelsin" söyledim. anneannenin "aynaya bakmak isteği"; bakması ve sonrasında söyledikleri değil. Başlı başına yalnızca “o gözle aynaya bakmak isteği” bana çok eski ve çok taze göründü. hem bir şeyin ilki gibi hem çok tanıdık.

İki katlı evin üst katındaydık. camın hemen yanında sadece ve yalnız ona ait olan, hep onun oturduğu koltuk. karşısında yalnız uyurken kapanan,  "evde insan var gibi oluyor" televizyonu. hemen solunda bir küçük sehpa, üzerinde elzem şeyler. peçete, su, kumanda, boşalmış bir tabak. perdeler açık. Gelenleri, sokağı yani hayatı görebilsin diye. mustafa yokken odadan çıkamıyor, o ne ki koltuktan dahi kalkamıyor. tuvalet konusunu nasıl hallediyor yalnızken diye düşündüm. konuyu oraya getirdim. bağırsakları durma noktasında yavaşlamış. "4 günde bir ilaç alıyorum".dedi "böyle çözdüm." ilaç aldığı günler aklı hep o meselede oluyormuş. "gece heyecandan uyuyamıyorum" dedi. Mustafa rahat bırak kendini diyormuş ama “olmuyor” dedi.

Ve işte havalardan, "bu yıl ne kış yaptı"dan, saatler ileri alınınca "insanın morali bozuluyor"dan, esra erol'dan, onun 6 aylık oğlundan, evlendirdiklerinden, eski karısı telefona bağlanan adamdan, geçtiğimiz pazar gününden, rahmetli dededen ve onun irmik helvasının kimseninkine benzemeyişinden, "borçlar bitince onu da alırız" deyişinden, tourunun okulundan, kızının kilosundan, tülin'in eltisinden ve -garipseyerek- eltisinin adı aynur olan kocasından bahsettik. mahelle muhtarının selamını ilettik. gitmek üzere ayağa kalktığımızda içimiz ölüme yakınlıkla, merhametle ve nedeni tam olarak belli olmayan umutlu bir pişmanlıkla doluydu. ışığı yakmamızı istedi. öyle ya hava mustafa gelmeden önce kararacak. anneannenin kırışık çocuk ellerinden öpüp yine geleceğiz dedik. gelin, dedi. merdivenlerden indik, içimizde uçuşan ve birikmeyen şeyler vardı. Akşamki oyun tek kişilik.dördüncü sigaram şimdi bitti. Bazen bir türlü akşam olmuyor. anneanneye rağmen oğuz atay var.ne garip.